Gezilerim


Kimi ülkeler vardır; tarih sayfalarında yer alır sessizce, yola düştüğünüzde karşılar sizi! Çin’in güneyi, Myanmar ve Tayland’ın doğusu, Kamboçya’nın kuzeyi ve Vietnam’ın batısında bulunur bunlardan birisi: Kısa adı Laos olan, Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti… 

Laos, 236.800 km2 yüzölçüme sahip, 6 milyon nüfuslu bir Uzakdoğu ülkesi.  Nüfusun çoğunluğu Laolardan oluşuyor. Halkın % 60’ı Budist. 

Laos, Türklere  vize uyguluyor. Fakat, vize almak zor değil.  Ülkeye girerken, sınır kapısından  30 Dolar karşılığı 15 gün vize alınabiliyor.  Ben, Tayland’ın sınır kenti Udon Thani ile Laos’un başkenti Vientiane’yi birbirinden  ayıran Mekong Nehri üzerindeki Dostluk Köprüsü’nden geçerek girdim Laos topraklarına. Vize işlemleri kısa sürdü. Dolmuşla Vientiane’nin iç kısımlarına kadar gelerek, geceliği 4 Dolar’a merkezde bir otele yerleştim.  

Vientiane, beş yüz bin nüfuslu bir kent. Başkent olmasına karşın, gelişmiş olduğu söylenemez. Yollarının çoğu topraktan. Şehir içi taşımacılıkta genellikle motosiklet ve tuk tuklar kullanılıyor. Ancak, küçük bir şehir olması nedeniyle yürüyerek her tarafı gezebilmek de mümkün! Hem sınır kenti hem siyasal merkez olması nedeniyle, turistlerin  uğrak yeri durumunda. Genellikle başka bölgelere hareket için bir başlangıç noktası gibi düşünülse de, kentte ziyaret edilebilecek çok sayıda Budist Tapınağı bulunuyor. Bunların en önemlileri; Laos Budizminin sembolü kabul edilen Pha That Luang, Budizm müzesi durumundaki Haw Pha Kaew, içinde 6840 adet Buda figürü taşıyan, Vientiane’nin en eski tapınağı Vat Si Saket, bir zamanlar kralın ibadet merkezi olan Ho Pha Keo, Budist enstitüsü durumundaki Vat Ong Teu ve sütunlarından birinin çukurunda hamile bir kadının cesedinin bulunduğuna inanılan Vat Si Muang Tapınakları’dır.  Kentin değişik bölgelerine dağılmış durumdaki tapınakları gezmek için en uygun yol, tuk tuk kiralamak. Ayrıca, bağımsızlık sembolü sayılan Zafer Anıtı ve bağımsızlık mücadelesinden kesitlerin sunulduğu kolonyal yapılı Devrim Müzesi ile önemli bir alış veriş merkezi durumunda olup, içinde çok sayıda altın, gümüş kuyumculuğu işyeri barındıran Talat Sao, başkentin görülmesi gerekli noktalarını oluşturur. Vientiane’deki birkaç günlük misafirliğin ardından gidilecek asıl yer, ülkenin kuzeybatısı’ndaki Luang Prabang’tır. Dağların arasından ve inişli-çıkışlı yollardan geçilerek ulaşılan L. Prabang, Laos’un en çok turist çeken bölgesi. O kadar ki, kente akşamüzeri varılırsa, konaklamak için yer bulmakta bile güçlük çekilebiliyor. Ben, öğleden sonra 16.00 sularında otobüsten inmeme rağmen, sadece ara sokakta bir aile  evinde yer bulabilmiştim.  

L. Prabang, küçük ve sakin bir kent. Kenti boydan boya geçen ana caddeye çıkan çok sayıda sokaklardan oluşuyor. Tüm işletmeler ana cadde üzerine kurulmuş. Gündüzleri motosikletlerle dolu bu cadde, akşama doğru trafiğe kapatılarak, çok sayıda  el işi çalışması ve hediyelik eşyanın satışa  sunulduğu pazaryerine dönüştürülüyor. Akşamları, geç saatlere kadar devam eden tezgâhlardaki muhtelif et yiyeceklerinin, özellikle ateşte pişirilen Hindi budunun tadına doyum olmuyor. L. Prabang’da, en görkemlisi 1560 yılında yapılan Vat Şieng Tong’un başına çektiği altmış’ın üzerinde  Budist Tapınağı bulunuyor. Tapınaklar dışında, krala sunulan hediyelerle, muhtelif eşyaların teşhir edildiği Ulusal Müze, kentte görülecek önemli yerlerdir. Bu arada, sabahın erken saatlerinde Budist keşişlerinin sıra halinde ellerinde yemek taslarıyla geçişleri ve bu sırada kenarda bekleyen kişilerin getirdikleri yemeklerden keşişlerin ellerindeki tabaklara ikramı, yolu L. Prabang’a düşenlerin asla kaçırmaması gereken bir Budist seremonisidir.  

L. Prabang’dan Mekong Nehri vasıtasıyla, yakındaki köy ve mağaralara günlük turlar düzenleniyor. Yarım günlük turlar 4 Dolar. Tur esnasında köylerin ziyareti, geleneksel Laos hayat tarzının görülebilmesi açısından ilginç manzaralar sunarken, Buda Heykeli’nin bulunduğu kutsal Pak Ou Mağarası ziyareti de,  tekne turlarının önemli bir yanını  oluşturuyor.   

L. Prabang, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası  Listesi’nde yer alıyor. Turistik bir kent olmasına karşın, fiyatlar ucuz. Turistlerin çokluğuna rağmen, sakinliği ve halkıyla iç içeliği itibariyle, çok keyif aldığım bir yer oldu.  

Laos’un Vietnam tarafında Ponsavan yer alır. L. Prabang’dan her sabah  erken saatte kalkan otobüsle gidiliyor Ponsavan’a. Burası, Vietnam’a kara yoluyla bu bölgeden geçmek isteyenlerin uğrak yeri. Bunun yanında, önemli  gezi noktalarına da sahip. Kentin birkaç kilometre uzağında, Kavanoz Ovasında bulunan, nereden geldiği, nasıl oluştuğu kesin olarak bilinemeyen, her biri birer ton ağırlığındaki kavanoz benzeri taş parçaları ve yine Ponsavan’ın dış kısımlarında; 70’li yıllarda ABD ve Rus uçaklarından düşen patlamamış bombaların bulunduğu geniş alan ( tehlike arz ettiği için yaklaşılmıyor ) Ponsavan’ın konuklarına sunabileceği birkaç gezi noktasından ilginç olanlarıdır.

Ponsavan’dan Vietnam’a geçmek için; önce, her hangi bir araçla Laos’un sınır kasabası Nong Haat’e, oradan da başka bir araçla sınıra gitmek gerekiyor.

Laos’ta yaşam zor sürüyor. Fakat, herkes hayatından memnun da görünüyor. Nedendir bilinmez ama; bu engebeli coğrafyadaki yaşam, tapınaklar arasında sessiz sedasız devam ediyor. Laos’ta en çok duyduğum kelime “ Sabadi “ olmuştu. Laos dilinde “ Merhaba! “ demek!  Aralarında bulunduğum sürede gördüğüm o ki; Laosluların gönüllerindeki sıcaklık, kelimelerine yansıyor, o ise; konuklarına insan ruhunu hafifleten, dinlendirici bir sessizlik sunuyor. Galiba bu da; tapınaklar arasındaki yaşam sessizliğinin Laos’taki dayanılmaz hafifliği olsa gerek!                      

                      UGANDA : “ BİR İNSANLIK DERSİ! “ 

 

Uganda vizesi için araştırırken, karşılaştığım herkes; “ Uganda mı? Nereden aklına geldi? “ diyordu. Uzaktan bakınca gerçekten “ ne gereği vardı buranın! Hiç mi gidecek yer bulamamıştım? Üstelik, eski devlet başkanları İdi Amin için, “ insan eti yer !” dememişler miydi? “

Aslına bakarsanız, gerçeği hiç de öyle değil!

Tanzanya’nın eski başkenti Dar Es Salaam’daki Uganda Büyükelçiliği’ne vize için başvurduğumda gördüm Uganda insanının sıcaklığını ilk olarak!

 

Telefonla görüştüğüm konsolos, mesai bitmesine rağmen vize işlemleri için beklemişti beni. Elçilik binasına varınca içeri alınmam için ismimin not edildiğini anladım. Hiç vakit kaybetmeksizin işlemleri tamamlayıp, 30 gün vize verdiler. Konsolosun odasındaki sohbet sırasında ikram ettikleri iki bardak çay ve kapıya kadar uğurlanışım, vize işlemleri sırasında pek alışık olmadığım bir durumdu. Bu, Ugandalılar hakkında kulaktan dolma  ön yargıyı  da yıkmıştı.

Kenya’nın başkenti Nairobi’nin merkez kısımlarındaki Accra Sokağı’ndan kalkan Buscar Otobüs Firması’na ait bir otobüsle yaptığımız gece yolculuğunun sonuna doğru girdik Uganda topraklarına. Alacakaranlıkta geçtiğimiz sınırdan, başkent Kampala’ya ulaşmamız sabahın 8’ini buldu. Terminal dedikleri yer, ara  sokaktaki bir otobüs yazıhanesinin önü.

 

Kampala sokakları tenhaydı. İlk işim, şehrin aşağı taraflarındaki caddelerden birinde bulunan Mukuano Guesthouse’ye yerleşmek oldu. Guesthouse konforlu değilse de, fena da sayılmazdı.  Kampala güne henüz başlamamış görünüyordu. Fakat, sabah saatleri olmasına karşın Mukuano Guesthouse çok hareketliydi. Sanki kimse uyumamış gibiydi. Sonradan anladım ki; burası, “ aşk oteli “ dedikleri yerlerden birisiydi. Siz buna, aşk kapanı mı, yoksa siyah dilberlerin akıbeti belirsiz tuzağı mı dersiniz? Onun adını varın siz koyun!

 

Kampala, yedi tepe üzerine kurulu, 1.250.000 nüfuslu bir kent. Şehirde modern yapı fazla yok. Çoğu yeri toprak. Hayat sanki ağır ilerliyor gibi.  Afrika’da başkentler genelde güvenlik sorunları yaşarken, Kampala, nispeten güvenli bir kent izlenimi verdi bana . Kentin çok fazla tarihi, turistik noktaları olmamakla beraber, Nakasero Bölgesi’ndeki Ulusal Tiyatro ve yanındaki Afrika El sanatları Merkezi ile merkezdeki Ovino Pazarı görülebilecek yerleri arasında sayılabilir. Özellikle Ovino Pazarı, geleneksel Uganda yaşam tarzı hakkında bir fikir sahibi olunabilmesi açısından görülmeye değer durumdadır. Burada tanıştığım, Kampala’nın yakın bir köyünden gelip başkente yerleşen ve pazarda meyve satarak yaşam süren Mbeye’nin tezgâhında, onunla birlikte yaptığımız çuval çuval portakal satışı, “ gel, Mzungu’nun tezgâhına gel! “ diye bağırarak  satış yapan Mbeye’nin kazanç  keyfi, unutamayacağım bir Kampala hoş sadasıdır. 

 

Kampala’nın dolmuşla yarım saat mesafesinde Entebbe yer alır. Entebbe, küçük ama yemyeşil bir kent. İsmini, daha çok, bir İsrail yolcu uçağını kaçıran Filistinlilere yapılan operasyonla duyurmuştur. Ünlü Entebbe Baskını… Entebbe’den Mpanga Adası’na günlük şempanze turları düzenleniyor. Şehrin yakınında Botanik Bahçesi bulunur. Burası Tarzan filmlerinin çevrildiği, yüksek ağaçlarla kaplı ormanlık bir alan.  

Botanik Bahçesi’nin biraz ilerisinde Hayvanat Bahçesi kurulmuş. Bahçede, Afrika’nın safari bölgelerindeki hayvanların pek çoğunu görmek mümkün.

 

Başkentin Masaka yolu üzerinde ve sağ tarafta  Mpanga Koruma Ormanı yer alır. Yağmurun etkisini bile hissettirmeyecek kadar yüksek ağaçlarla kaplı bu alanda, 100’den fazla kuş ve kelebek türü bulunmaktadır. Ormanın yarım saat uzağında Ekvator çizgisine ulaşılır. Ekvator, yol kenarında birbirine çapraz duran, daire biçiminde iki çemberle simgeleniyor. Çemberlerin üzerinde “ Ekvator “ yazılı. Burası, Ekvatorun geçtiği dünyadaki 10 ülkeden biri olan Uganda’nın önemli bir ziyaret  noktasını oluşturuyor.

 

Ekvator’dan sonra rota Masaka yönünedir. Çok geri bir kent olan Masaka, turistler açısından pek rağbet görmemektedir. Tarihi ve turistik bir özelliği olmayan Masaka’nın tepe kısımlarında çıkıldığında görülebilen Şii İmamı Ağa Han’ın evi, kentin belki de tek özellikli binasıdır.  

Kampala’nın 1,5 saat doğu yönüne gidildiğinde,  tek katlı, birbirine yanaşık vaziyette, renk renk binalardan oluşan bir yerleşim merkeziyle karşılaşılır. Burası Uganda’nın önemli bir sörf merkezi Jinja Kenti’dır. Uganda’nın diğer bölgelerindeki genel görüntüler burada da olmasına karşın, nispeten daha derli toplu ve şirin bir yerdir Jinja. Özellikle ana cadde üzerindeki yapıların görüntüsü dikkat çekicidir. Her biri ayrı renkte olan bu tek katlı binaların kaldırım üzerindeki gölgelikleri kentin mimari ve kültürel dokusuna ilişkin ipuçları verir.

 

Jinja, Afrika’nın en büyük gölü Victoria Gölü’nün kenarına kurulmuş. Aynı zamanda Jinja, Nil Nehri’nin doğduğu ve Victoria Gölü’yle birleştiği  yere de tanıklık eder. Göl ile nehrin birleştiği yer, Jinja’nın hemen kıyısında bulunuyor ve her ikisi birbirinden bir taş yığınıyla ayrılıyor. Bu yönüyle Jinja, turistlerin önemli bir gezi noktası durumundadır. Sahile yakın Oboja Caddesi’nin sonuna kadar yürünüp, Triangle Oteli’nin yanından sağa dönülünce, biraz ilerde küçük bir bahçe ile karşılaşılır. Bahçenin içinde Mahatma Gandi’nin bronzdan yapılmış küçük bir heykeli vardır. Bahçe, Mahatma Gandi anısına Hint Hükümeti’nce oluşturulmuş. Gandi öldükten sonra küllerinden bir kısmının buraya savrulduğu iddia ediliyor. Hatta Gandi’nin hayatta iken, bir süre Jinja’da yaşadığı ve Nil üzerinde Rafting bile yaptığı söyleniyor. Bu yüzden, burası  Ugandalı Hintlilerin kutsal bir ziyaret yeri gibidir.

Uganda, 236.800 km2 yüzölçüme sahip, 27,5 milyonluk bir ülke. Halkının % 33’ü Katolik, % 33’ü Protestan, % 16’sı Müslüman. 9. 10. 1962’de bağımsızlığına kavuşan ülkenin resmi dili İngilizce’dir. 

Uganda, ekonomisi zayıf, daha çok günlük ticaretle hayat sürmeye çalışan bir Doğu Afrika ülkesi. Halkı, gösterişten uzak, sade bir hayat yaşıyor. İnsanları, son derece sıcak ve yardımsever. Gezdiğim pek çok Afrika ülkesi içinde Uganda, çok sıcak dostluklar kurduğum bir ülke oldu benim için. Genel olarak Afrika’da beyazlara karşı, açıktan olmasa da, içten içe bir mesafe ve tepki var. Fakat, Uganda da onu pek görmedim. Üstelik, hiç unutamayacağım yakınlıklar buldum orada.

 

Kim demiş, İdi Amin insan eti yerdi, diye! Öyle bir şey olmadığı gibi, hiç kimse de kabullenmiyor bunu zaten! Değil insan eti yemek, günlük hayatta çok saygılı ve nezaketli ilişkiler sürdürüyorlar. Hayatta hiçbir şey uzaktan göründüğü gibi değil! Oradan bile alınacak dersler  var:

 

Entebbe Botanik Bahçesi’nde dolaşırken, okul giysileriyle oyun oynayan  ilkokul öğrencisi birkaç kız çocuğuyla karşılaşmıştım. İlk anda beni görünce kaçan bu öğrencilerle, bir süre sonra arkadaş olmuş, ormanı birlikte gezmiştik. Bir ara, benden izin isteyerek, yanımdan ayrıldılar. Henüz on dakika bile geçmemişti ki, elleri arkalarında döndüler. Yanıma yaklaşıp, bir anda ellerindeki çiçekleri bana doğru uzattılar. Çiçekleri bana toplamışlardı. İşin doğrusu hiç beklemiyordum ve bir süre olduğum yerde donup kaldım. Çocukların davranışından çok etkilenmiştim. Kısa bir dostluğun karşılığı, Mzungu’ya  ( beyaz adam ) sunulan birkaç demet çiçekti!

Uganda mı? “ Hıh! “ “ Nereden aklıma gelmişti. Gidecek başka yer bulamamış  mıydım? “

Alın size Uganda işte! Ne düşünürseniz düşünün! İster “ adam eti yenir “ deyin! İster “ ibret vesikası!  “ deyin! Sizi bilmem ama, ben ona “ bir insanlık dersi “ derim! Evet, bundan sonra  ya siz? Ya siz? Siz ne dersiniz?

Kızıl Meydan ve İsmet - MoskovaGorbaçov’un göz hapsinde tutulduğu Foros Körfezi’nden alınıp Moskova’ya getirildiği, Yeltsin’in Beyaz Ev önündeki tanklar üzerine çıkıp, ünlü konuşmasını yaptığı, yeni bir dönemin dalgalarının başlangıcı kabul edilen, Gorbaçov’un gel-gitlerle dolu anılarını anlattığı aynı isimdeki kitabı, “ Dünyayı Sarsan Üç Gün “ ün bir süre sonrasıydı ilk gidişim! Her şey, hafif yağışlı bir bahar günü, restoranımda otururken, elime tutuşturulan bir davetiyeyle başlamıştı. 

Vize ve hazırlık günlerim fazla sürmedi. Rusya’daki yeni dönem dalgası, beni de sarmış gibiydi. Bir an önce ayak basmak, o heyecanı yaşamak istiyordum. Şeremitova 1 ( Moskova ) Havaalanı’na adım attığımda, yolculuğum henüz bitmiş sayılmazdı. Rotam, bu defa, arkadaşımın yaşadığı, şimdiki ismi St. Petersburg olan Leningrad Kenti’ydi.  

Ama, nasıl gidecektim? Burada her şey farklı görünüyordu: Binalar, yollar, arabalar, insanlar, yazılar… Kızıl Meydan - MoskovaAma, her şey! O zamanlar henüz konuşmasını bilmediğim, elimdeki Türkçe – Rusça Konuşma Kılavuzu sayesinde yarım – yamalak, çoğu zaman da işaretlerle anlaştığım, bir Rus taksi şoförünün yardımıyla tren biletini alıp, hareket saatini beklemeye başlamıştım. Şoför, son derece dikkatli ve yardımsever bir insandı! İlk orada tanıdım Rus insanının sıcaklığını.  “ Parama iyi sahip olmamı “ sık sık tekrar ediyor, yanımdan hiç ayrılmıyordu. Hatta, bilet için para istediğinde bile, cebimden fazla para çıkartmama müsaade etmeyip, parayı taksinin içinde almıştı. Güvenliğim konusundaki hassasiyetini ise, çok sayıda yolcunun bulunduğu kompartımanlardan birine değil de, diğeri genç bir kız çocuğuna ait iki yataklı bir özel odaya yerleştiğimde anladım. 

Rusya’daki ilk tren yolculuğum Moskova – Leningrad arası olmuş, rahat geçen yolculuğumun bitişi sabahı bulmuştu.  Bir serin Perşembe sabahı Leningrad Tren İstasyonu’ndaydım! İhtişamlı gar binasının dışına çıkıp, beni almaya gelecek arkadaşımı beklerken etrafı izliyordum: Garın önünde geniş bir meydan, ortasında bir dikilitaş, etrafta,  değişik tarzda yapılmış binalar, okunması bile zor Kiril harfleri, caddelerde henüz fazla sayıda olmayan taksiler, kaldırımları doldurmaya çalışan, sabahın telaşesindeki insanlar… 

Bir Cadde ve Evler - St. PetersburgArkadaşımın evine yerleştiğimde, tüm yorgunluğum gitmiş, yabancılığım sona erivermişti sanki! Yeni toprağa uyum sağlamak zor olmadı benim için. Sevmiştim orayı. Bu, benim dış dünyaya açılan ilk pencerem oldu. Ve nedir bilmem, ama bu pencereden aynı topraklara gidişim, iki elin tüm parmaklarına yaklaştı ve hepsinde de kalışım 30’lu günleri buldu. Hiç otel kullanmadım. Bazen arkadaşlarımın evinde kaldım, bazen de ev kiraladım. Kısaca, Rusların içinde yaşadım hep! O yüzden ayrı bir yeri vardır Rusya’nın bende. İlk göz ağrım gibidir sanki!  

Her mevsiminde bulunduğum Rusya’nın gezdiğim farklı bölgelerinde tanık olduğum ortak bir özelliği var: Caddeler geniş, kaldırımlar rahat yürüyüşe elverişli, binaları düzenli ve genelde çok katlı… Özellikle kentlerin merkez kısımlarındakilerinin her biri birer mimari şaheser. Erkekleri, sade giyimli; kızları, bakımlı ve güzel! Bunun dışında dikkatimi çeken bir şey daha var: Rus toplumu, okuyan bir toplum… Nereye gitseniz, kimi görseniz, elinde bir kitap! Parkta, kafeteryada, metro istasyonlarında,  

evinin önündeki kanepede; hepsinin elinde okuyacağı bir şeyler var. O kadar ki; hiç unutmam, bir defasında; Hermitage Müzesi Önü - St. Petersburgbir bina önünde çalışır vaziyette bekleyen bir ambulans şoförünün, direksiyon başındayken bile kitap okuduğuna tanık olmuştum. Gene, evlerinde misafir olduğum Rus ailesinin genç kızı, Moskova’ya gitmek üzere trene binişimizle eline aldığı kitabı, yolculuğun sonunda kapatmıştı. Ne zaman bir restorana gitsem, ne zaman taksiye binsem, ne zaman bir temizlikçi kadın görsem; sohbetlerinde, çoğunun Tolstoy’un, Gogol’un, Dostoyevski’nin eserlerinin önemli bir kısmını okumuş olduklarına tanık oldum. Zaten, ülkenin çoğu bireyi birer ayaklı kütüphane gibiydi. Her kente üniversiteler ve kültür evleri kurulmuştu. Üniversiteler bir yana, kültür evleri; her tür kültürel ve sanatsal aktivitelerin merkezi durumundaydı. Ülkede okuma yazma oranı çok yüksek olup, belirli yaş grubu insanlarının çoğu üniversite mezunudur. Rus toplumu, kültür ve sanata önem veren bir toplum. Dünyanın en ünlü Bolşoy Tiyatrosu, Moskova’da bulunur. Yine Moskova’daki Lenin Kütüphanesi, Dünya’nın ikinci, Avrupa’nın en büyük kütüphanesidir. Bir zamanlar üç bin Ruble maaş alan bir Rus kız tanıdığım, sadece Bolşoy Tiyatrosu’nu izlemek üzere Leningrad’dan Moskova’ya geldiğini ve bu amaçla yaptığı geliş gidiş ve sair harcamalarının, maaşının önemli bir kısmına tekabül ettiğini anlatmıştı. Bu, Rus insanının kültür ve sanata ne ölçüde değer verdiğinin açık bir göstergesidir. 

Alış- Veriş Merkezi - MoskovaBunun yanında Rus toplumu, eğlenceye de çok düşkündür. İş dışında çoğu zamanları, restoran, bar ve diskolarda geçer. Bu anların en vazgeçilmezi, votkadır. Bizdeki dublenin karşılığı “ sto ( 100 ) gram “ votka içmek, her Rus’un bir el alışkanlığıdır. Ancak, kadehler bizdeki gibi boş yere kalkmaz. Mutlaka birileri ya da bir şeyler için içilir.  Hatta, ev ya da özel toplantılarda, kadehler kaldırıldığı zaman, masadakiler sırayla konuşma yapar ve başta eşler, çocuklar, anne-babalar, arkadaşlar olmak üzere pek çok şey için, iyi dileklerle kadehler yudumlanır. Özellikle mesai bitip, hava karardığı zaman Rus insanı ( kızlar bunun öncüsü ) en şık kıyafetleriyle eğlence merkezlerinin yolunu tutarlar. Ülkemizde pek alışık olmadığımız, kadın ve erkeğin birlikte paylaştığı masalar, Rusya’da olağan bir durumdur. Tabii bu esnada; genelde iri yapılı, geniş omuzlu, kendine çok dikkat göstermeyen Rus erkek tipi yanında; sarı saçlı, beyaz yüzlü, kırmızı dudak boyalı, ince uzun boylu, doğum bile yapmasına karşın bozulmamış vücut yapısına sahip kızlarının cazibesinden, başta Türkler olmak üzere, tüm erkeklerin kendini koruyamadığı da bir gerçektir. Sade ve gösterişten uzak giysilerin, onların üzerinde nasıl da şık göründüğü, aralarında bulunduğum sürede, en hayret ettiğim şeylerin başındaydı. Günlük hayatta yakinen tanıdığım, evlerinde misafir olduğum Rus ailelerinde gördüğüm odur ki; aile üyelerinin, özellikle kadınlarının yanlarına çocuklarını da alarak, park, sinema, tiyatro veyahut başka bir yere giderken yaşadıkları mutlulukları, ayrılırken oradakilere gösterdikleri saygı ve nezaketleri en üst düzeydedir.  Rus aile yapısında, özel günler çok anlamlıdır. Doğum ve evlilik yıldönümleri, ulusal bayramlar ve bazı özel günler; bunlara, ne ölçüde önem verdiklerini ve kendi kibarlıklarını sergileme fırsatı buldukları dönemlerdir. Çiçek, hayatlarından ve ellerinden eksik etmedikleri bir sevgi tomarıdır.  

Pek çok özel kutlama günü içinde ilginç olanları da vardır: Örneğin, 12 Eylül’deki “ Hamilelik Günü “, 1 İsmet, Rus Dostlarıyla Enstitü Binasında - St. PetersburgNisan’daki “ Kahkaha Bayramı “ ve Prens ile bir köylü kızının aşkının hikayesinden esinlenerek ilan edilen 8 Haziran’daki “ Aile Mutluluğu Bayramı “, başka ülkelerde alışık olunmayan birkaç özel gündür. Bu arada, 2008 yılı Rusya’da “ Türkiye Yılı “  ilan edilmiştir. Ruslar, insan ilişkilerinde, genelde soğuk mizaçlı gibidirler. Fakat, ilişkinin ilerleyen süreci içinde, çok candan ve paylaşımcı oldukları hemen hissedilir. Önce mesafeli olup, sonra açılırlar. Aradıkları temel ölçü, güvendir. Son yıllarda; değişen şartlarla para ilişkisi öne çıkmasına rağmen, “ ilişkide güven “ Rus insanının, karşısındakiyle kurmak istediği ilişkinin temel biçimidir.  

Ruslar dostluğa çok önem verirler. Karşı tarafın samimiyetine istinaden kalıcı dostluklar kurmaya çalışırlar. Dostlarını ziyaret etmek, onlarla birlikte zaman geçirmek, Ruslar için vazgeçilmez bir tercihtir. Ara sıra Türkiye’ye gelen, dostluğumuzun olduğu genç bir Rus ailenin, Türkiye’ye her gelişlerinde; saatlerce süren yolu göze alarak, araba kiralayıp, bazen, sadece birkaç saatlik sohbet için bile, yaşadığım yerde beni ziyaretleri, kalıcı dostluğa ne kadar önem verdiklerinin bendeki unutamayacağım örneğidir.  

Kış Mevsiminde Neva Nehri ve İsmet - St. PetersburgUzaktan bakıldığında çok sağlam olmadığı sanılan Rus aile yapısı, aslında sıkı aile bağlarıyla örülüdür. Aile fertlerinin tümü, birbirine karşı son derece saygılı ve hoşgörülüdür. Çok istisnai haller dışında, ciddi iç tartışmalar çok fazla yaşanmaz. Bireyler, kişilik haklarına tecavüz etmemek kaydıyla, günlük hayatın özgür bireyleridir. Fakat, aile içi hukukun zedelenmemesine itina gösterirler. Bünye içindeki ufak tefek sorunlar ve didişmelerin çözümü;  ya bir demet çiçek ya da bir tatlı öpücüktür.  Aile bireylerinin her biri, kendi işi dışında farklı sosyal aktivitelerde bulunmaya gayret ederler. Kız çocuklarının piyano merakıyla beraber, aile fertlerinin çoğu, mutlaka bir enstrüman çalmasını bilir. Geleneksel Rus çalgısı olan “ Balalayka “ neredeyse her Rus evinde bulunur. Aile bireylerinin isimlerinde, geleneksel isimler çoğunluktadır. Andrey, Sergey, Aleksandr gibi erkek isimleri yanında; ışık, doğa ve umut anlamına gelen Svetlana ( Sveta ), Natalya ( Nataşa ), Nadejda ( Nadya ) çoğunluk kız isimleridir. Nüfus bilgilerinde; isim, soyadı ve baba adı birlikte kullanılır. Babanın ismi, erkeklerde – iç, viç -, bayanlarda –  ov, ova, evna – gibi ( Pavloviç, Pavlovna; Pavlov’un oğlu, ya da kızı anlamında ) takılar alır. 

Bu arada, Rus evlerinde yerleşim düzeni de ilginçtir. Bizlerdeki kalabalık aile nüfusu ve olması gerekenden Kremlin Sarayı İçi ve İsmet - Moskovabüyük ev düzeni yoktur Rusya’da. Genelde her biri 5–15 katlı, birbirine yanaşık, içinde çok sayıda evin bulunduğu, geniş bloklu binalardan oluşur Rus ikametleri. Binaların her biri bir köy nüfusu kadar insan barındırır. Binaların dış cepheleri genelde mimari estetikten uzaktır. Ancak, merkezlerdeki yapılarda mimarlık sanatının değişik örneklerini görmek mümkündür. Binalarda dikkat çeken bir nokta, balkonların ya hiç olmaması, ya da; olanların, oturmak yerine daha çok göze hitap etmesi amaçlı olmasıdır. Son yıllarda değişikliğe uğramasına karşın, Rus evleri, önceleri tüm birey ve ailelerin ikamet sorununu çözmeye yönelik bir konut politikası ile yapılıyor ve ihtiyaca cevap verebilecek şekilde planlanıyordu. Buna göre; her aileye, çocuk sayısına ve nüfusa göre küçük ya da büyük ev verilmekteydi. Fakat evler, gereksiz bölümlerle donatılmak yerine ihtiyaca cevap verecek asgari bölümlerden oluşuyordu. Bağımsız bir eve yerleştirilemeyenler için de, banyo ve mutfağın birlikte kullanıldığı “ Komunalnaya “ denilen ortak yerleşim mekanları oluşturulmuştu. Rus evlerindeki mutfak, banyo ve tuvaletler, bizlerdeki gibi geniş bölümlerden oluşmaz. Bu kısımlar, sadece ihtiyaca cevap verecek şekilde yapılmışlardır. Hatta, bu bölümlerin kapıları, çoğu evde bizdekilerin tersine, içeri değil, dışarı açılır. Rus kentlerinde caddeler, birkaç şeritli geniş bulvarlardan oluşur. Son yıllara kadar ciddi bir trafik problemi yaşanmazdı. Özellikle metro sistemi, büyük kentlerde yaygın bir şehir içi ulaşım ağı oluşturmaktaydı. Her biri birer sanat müzesi gibi olan, yerin altındaki metro istasyonları, ülkenin hem sanata verdiği değerin, hem de Rus toplumunun günlük yaşamından bir kesitin görülmesi açısından ilginç bir barometre oluşturur. Bunlardan Moskova ve St. Petersburg Metrosu çok ünlüdür ve her iki kentin insan sirkülasyonunda önemli bir işlev sahibidirler. Örneğin Moskova Metrosu, şu an 12 hat ve 170 civarında istasyon üzerine kurulu, günde 9 milyon insan taşıyan bir trafik ağıdır. 

Kızıl Meydan Önü - MoskovaRusya’da caddelerin genişliği kadar, kaldırımlar da geniştir. Kentin merkezi alanlarındakileri bile serbestçe yürüyebilme olanağı sunar. İşyerleri, merkezi kısımlarda yoğunluklu olmakla beraber, yerleşim mekanlarının bulunduğu her tarafa dağılmış durumdadırlar. Kent insanının her ihtiyacını, bulunduğu yerde kolayca karşılayabilmesi için her tür işyeri, her tarafa kurulmuş olup, buralar birer küçük merkez gibidirler. Eskiden merkezi planlamanın bir tezahürü olan bu ekonomik, sosyal faaliyetler, sistemin değişmesiyle beraber azalmış, fonksiyonsuzlaşmaları üzerine, “ Bufet “ denilen küçük büfelerle başlayıp, giderek genişleyen özel girişimcilik ikame olmuştur. Kanaatimce; özel durumlar dışında, ilk Rus zenginleri bu Bufetlerden ( büfelerden ) ortaya çıkmış, sermaye birikiminin ilk kaynağını bu Bufetler oluşturmuştur. İlk yıllarında, daha ticaret yapma özelliği bile olmayan Bufet sahiplerinin, günümüzde yetkin bir ticaret erbabı haline dönüşmeleri, Rus insanının değişen şartlara ayak uydurmakta ne kadar da maharetli olduklarının görülmesi açısından önem arz etmektedir. Şimdilerde ciddi ekonomik potansiyele sahip bir Rus dostumun, 90’lı yılların başında sahip olduğu küçük bir Bufet’deki kar – zarar hesabını, sağ ve sol cep giriş – çıkışları olarak yapışı, o günlerin ticaret felsefesine ilişkin, biraz güldüğüm, bugünkü duruma bakınca, biraz da gıpta ettiğim bir ilginç hafıza kaydımdır.  

Bugün önemli bir sermaye birikimine neden olmasa da, ailelerin ekonomik bir kazanç kapısı olması Nevski Bulvarı’nda Kanal - St. Petersburgnedeniyle kaldırım tezgahları ve kent – semt pazarları, tarımsal ve ticari ürünleriyle kırsal kesim Rus toplumunun genel hatlarıyla uğraş ve yaşayış biçimine dair ipuçları verir.  Söz pazaryerlerlerinden açılmışken, Rus mutfağının da kendine has lezzetinden bahsetmek gerekmektedir. Rus halkı, genelde yemeğe çok düşkün bir toplum değildir. Daha çok hafif yiyecekler, pastalar, et, tavuk ve balık ağırlıklı tabaklar yemek masalarının ana mönüsünü oluşturur. Votka dışında muhtelif meyve suları ve şaraplar, yemeklerin eşsiz tamamlayıcılarıdır. Kahvaltılarda, börek benzeri muhtelif açma türleri her zaman hazır bulunur. Açmalar içinde kaşarpeynirli olanı, en çok tercih edilenidir. Rus mutfağının en beğenilenleri arasında “ Borş Çorbası “ ilk sırayı alır. Gerçekte Rusya’ya ait olup olmadığı halen tartışmalı olan Borş Çorbası, her şeye karşın geleneksel Rus mutfağının vazgeçilmezidir. Muhtelif sebze ve etten yapılan bu çorba, evlerde sıkça yapılmasının yanında, restoranlarda da servisin ilkini oluşturur. Restoran mönülerinin, özellikle son yıllarda sadece zengin masalarına konuk olabilen en kıymetli yiyeceği de, “ siyah havyar “dır. Havyarın kıymetinin simetrisi de, son zamanlara kadar ülkede çok fazla bulunmayan siyah zeytindir. Rusya’ya geleceğimi bilen bir arkadaşımın, “ istediğin bir şey var mı? “ sorusu üzerine,  “ zeytin, mutlaka! “ cevabı, asla unutmayacağım bir telefon anekdotumdur.  

Kızıl Meydan, Lenin Mozolesi Önü - MoskovaRusya, diğer ülkelerdeki yaşamın günlük akışına bakınca, iklimi soğuk gibi gelse de, aslında insanlarının günlük hayattaki sıcak yaşamına tanıklık eder. Uzaktan bakınca; dili, anlaşılması zor, insan coğrafyası bazen yakın, bazen uzak, içlerine girmeyince; kimin nerede, ne iş yaptığı, nasıl yaşadığı, hep merak konusu olan kuzey komşumuz bu ülke, esasında yakın tarihin debdebeli yıllarına hep en önde tanıklık etti. Son yirmi yıl dünyasının, değişen coğrafyasının çiziminde en aktif rolü onlar oynadı. Yaşamın iniş – çıkışlarında, önemli virajların oluşmasında;  ülkesine, Rus insanı da eşlik etti. Gorbaçov’un Foros Körfezi’nde tutsak edilmesine sevindi. Yeltsin’in Beyaz Ev önünde tanklar üzerine çıkmasına alkış tuttu. Parlamento binasının kuşatılıp, Meclis Başkanı Ruslan Hasbulatov ve parlamenterlerin elleri başlarında ele geçirilmesini de, bir zamanlar çok meraklısı oldukları “ Zenginler De Ağlar “ dizisini izler gibi seyretti. Sanki, her şey “ gelen ağam, giden paşam “ gibiydi onlara! Çok da hevesliydiler yeni şeylere! Zaten çok çabuk alışmışlardı bu hayata! Ama gelin görün ki, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardı:  

Şimdi, eskiye göre çok şey değişti Rusya’da. Her köşe başında yeni zenginler türedi. Daha birkaç yıl Kremlin Sarayı Önü ve İsmetöncesine kadar sıfırları bile olmayan maaş ve gelirlerle geçinen bu insanların, izleyenleri hayrete düşürecek yetenekleri sayesinde ulaştıkları zenginlik, göz kamaştırır durumda. Az bir kesimin sahip olduğu olağanüstü zenginlik yanında, milyonlarca insanın içinde bulunduğu yaşam şartları ve bunun yarattığı paradoks Rusya sohbetlerinin ana konusunu oluşturuyor.  Yaşam; dolara koşanların mücadeleleriyle dolu şimdi Rusya’da! Dolar için, kimileri evindeki bazı şeylerini pazara götürürken, bazıları da cazibesini açık artırmaya çıkartıyor. Biz Türkler de, güzelliğin ne kadar da para eder bir şey olduğunu öğrendik, kadını tanıdık bu arada! 

Sergey ve İsmet Ev Sohbetinde - St. PetersburgAma gelin görün ki; yeni hayat, yabancısı oldukları bir çelişkiler yumağı sundu onlara… Her şey iyi gidecek sanılırken, bir de bakıldı ki; ekonomik şartlar ağırlaştı, yaşam zor çekilir oldu ülkelerinde… Sonuçta; Rus hayat tarzının sarsıldığı, Rus aile yapısının çözülmeye başladığı görüldü: Bugün Rusya’da,  ekonomik şartlar nedeniyle, evlilikler bile eski yıllara göre azalmış, evlilik dışı yaşayan çiftlerin sayısında artış olmuş durumda. Son yıllarda sayıları giderek artan boşanmaların çoğundaki temel etkenin, ekonomik sorunlar olduğu söyleniyor. Ve yine içinde bulundukları yaşam zorluğuna dayanamayıp intihar edenlerin hızla arttığı ileri sürülüyor. Zaten alkol meraklısı olan Rus insanının, ekonomik şartların ağırlığı karşısında, kendini daha da alkole vererek, yaşamın dışına çekildiği haberler arasında yer alıyor. AİDS’in de bugün Rus insanı için ciddi bir tehlike haline geldiği, herkesin kabulüdür. 

Ama, ben Rusya’yı gene çok severim. O, benim ilk göz ağrım! Bazen üzülür, bazen çok kızarım! Kızarım Kış Mevsiminde Kızıl Meydan - Moskovaama, bizde bir söz vardır: “ Kasap, sevdiği deriyi alır alır yere çarpar! “ Kızmam, biraz da ona benzer. Aslında, bir şey hariç, hepsini hak etti o! Ama, bir şey hariç:  Biliriz ki, Rus kızları güzeldir. Sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli, kırmızı dudak boyalı, sütun gibi bacaklı, heykel gibi dimdik ve etkileyici…Bizim buralarda pek görünmez öylesi! Ama bir göründü mü, çok durmaz, hemen gözden kaybolur. Selvi gibi boyu vardır, ama salına salınadır gidişi! Gider, gider ama, rüzgarını bırakır izleyenlerine! Çünkü bir başkadır gidişi selvi boylunun, salına salına bile olsa! Belki de güzelliği ondandır! 

Rusya da, kızlarına benzer. Bir varmış, bir yokmuş gibidir! İnsanlarını, ülkesi dünyanın bir güç dengesi olma mağrurluğuyla yaşatan, her bir bireyi birer ayaklı kütüphane gibi olan, iklimi soğuk, kendi sıcak insanlar ülkesi, şimdilerde, kendinden çok koptu. Yerinde, yeller esiyor! Gelişi debdebeli ve zor oldu. Ama, ya gidişi? Ya gidişi? “ Selvi boylunun gidişine benzedi. Hem de, salına salına! “ O, işte bir tek bunu hak etmedi! 

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisi’nin 19 Mart 2008 tarih ve 126 nolu sayısında yayımlanmıştır. )

Vietnam’ın Ho Chi Minh Kenti’nden bindiğim küçük bir dolmuşla Kamboçya sınırına geldiğimde de yaşamıştım aynı hüznü! Vizeyi Hanoi’den aldığım için zor olmadı sınırdan geçişim. Sınırın Kamboçya tarafında bekleyen başka bir arabayla  girdim başkent Pnom Penh’e. Akşam saatleriydi ve hemen en yakın otele yerleşerek başladı Kamboçya’lı günlerim. Başkent Pnom Penh, 2 milyon nüfuslu geri bir kent.  İsmini, bir tepeye tapınak Ölüm Tarlaları Müzesi - Pnom Penhyaptıran Penh isimli kadından almış. 

            Şehrin en önemli ziyaret noktası, 1975-79 yılları arasında yönetimde bulunan Pol Pot’un “ Ölüm Tarlaları “ olarak bilinen, merkezden 20 kilometre mesafedeki Choeung Ek bölgesindeki geniş alana kurulu müzedir. Nehir kenarındaki bu açık hava müzesinin girişinde 1988 yılında yapılan ve içinde 8 bin kafatası bulunan ilginç mimarili bir  bina  karşılıyor gelenleri. 1975-79 yılları arası Pol Pot idaresindeki Kızıl Kmerlerin, bu alanda 40 bin civarında insanı öldürdükleri söyleniyor. Pol Pot yönetiminin sona ermesinden sonra açılan çukurların sayısı 100’den fazla.  Bazı çukurların üzerinde, o çukura gömülenlerin sayılarıyla ilgili tabelalar mevcut. Ölüm Tarlalarını dolaşmak birkaç saat zaman alıyor.               Pnom Penh’in merkez sokaklarından , yine Pol Pot döneminde cezaevi olarak Soykırım Müzesi’nde ( Cezaevi ) Kafatasları  Pnom Penhkullanılan, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, halk arasında Toul Sleng olarak bilinen “ Soykırım Müzesi “ bulunur. Geniş bir alan üzerine kurulu bu cezaevi, önceleri okul iken, Kızıl Kmerlerce kapatılarak, 1975’de cezaevine dönüştürülmüş. Pol Pot yönetimine karşı olanların tutsak edildiği bu cezaevinde, Kamboçyalılarla beraber başka ülke vatandaşları da hapsedilmiş. Birkaç katlı dört ayrı binadan oluşan cezaevinde her yaştan insan, bir kısmı ölümle sonuçlanan pek çok sorgu yöntemlerinden geçirilmiş. Her tür baskı ve şiddetin kullanıldığı cezaevinden götürülen 20 bin civarında kişinin Ölüm Tarlalarında açılan çukurlara gömüldüğü anlatılıyor. İçinde çok sayıda hücrenin bulunduğu cezaevinin bazı odalarında işkence ile öldürülenlerin resimleri, duvarlarda asılı. Cezaevi, Pol Pot döneminin sona ermesi üzerine, 1980’de müze haline dönüştürülmüş.            Pnom Penh’in Mekong Nehri’ne yakın bir büyük bulvarı üzerinde, bağımsızlık sembolü olan  Zafer Anıtı, biraz ileride Kraliyet Sarayı’na ait bir bina - Pnom PenhKraliyet Sarayı ve Gümüş Tapınak  yer alıyor. Kraliyet Sarayı’nın bahçe duvarlarındaki süslemeler ve binadaki işlemeler ilgi çekici. Gümüş Tapınak’ta bulunan 90 kilogram ağırlığındaki Buda Heykeli’nin yüzü altınla kaplı. Çatıya 5 binden fazla gümüş kiremit döşenmiş. Bulvarın köşe başında Ulusal Müze bulunur. Müzede, Kmer tarihine ait çok sayıda eser sergilenmekte.            Tayland sınırına yakın Siem Reap, dünyaca ünlü Angkor Tapınakları’na ev sahipliği yapar. 9. Yüzyıl’dan itibaren Uzakdoğu’da 600 yıl boyunca hükümranlık kuran Kmer Krallığı döneminde yapılan Angkor Tapınakları, Unesco’nun Dünya Mirası listesinde yer alıyor. İki günde ancak gezilebilen tapınakların en ünlüleri; Angkor Vat, Angkor Thom, Bayon, Ta Phrom, Bakong ve Banteay Srei’dir. Tapınaklardan, özellikle Ta Phrom ve Ta Som bölgesindekileri, ağaç kökleriyle sarılı olmaları nedeniyle çok ilgi çekiyor.   

            Kamboçya, 13,5 milyon nüfuslu, halkının % 90’ı Kmer, geri kalanları muhtelif Pazaryeri - Pnom Penhetnik gruplardan oluşan bir ülke. Halkın % 90’ı Budist. Budizm, Kamboçya’da 1000 yıldan fazla var olan bir öğreti. Ülkenin her yanında bunun etkisini görmek mümkün. Ülkede 3300’den fazla  Budist tapınağı olduğu söyleniyor.               Kamboçya’dan Tayland’a geçmek üzere bindiğim dolmuşla 180 kilometrelik yolu 9 saatte tamamlayabildik. Şoföre, yolculuk esnasında, defalarca “ yolun neden uzadığını “ sormuş, her defasında;  “ merak etmeyin! “ cevabını almıştım. Sınıra vardığımızda ; iyice meraklanmıştım  ve son kez sordum : “ Yol niye uzadı ? “ Şoför, bu defa hüzünlü bakışlarla cevabını  verdi : “ Bu bölgede hala Pol Pot’un adamları olduğu söyleniyor. Güvenlik nedeniyle dolambaçlı yollardan geldik! “  Tayland tarafına geçmek için hızlı adımlarla yürüyordum. Ama, aklım hala oradaydı : Yani, “ Ölüm Tarlaları’nda, Soykırım Müzesi’nde, sayısı 2 milyonu bulan, toprağa gömülü Kamboçyalılar’da ! “

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisinin 8 Ağustos 2007 tarih ve 94 sayısında yayınlanmıştır. ) 

Jeepneyler - Angeles - FilipinlerNereden bilirdim ki, okyanustan gelen bir tayfunun gezi programımı etkileyeceğini..Halbuki Manila Havaalanı’na inişimle, her şey ne de güzel başlamıştı; yağmurun hafif hafif çiselediği tatlı bir eylül akşamında..

Evet, geçmişten bu yana savaş ve depremlerle iç içe yaşayan Filipinler, bir yandan da tayfunlarla, fırtınalarla boğuşmaya devam ediyor. Ama her şeye rağmen yaşam da tüm hızıyla devam ediyor bu ülkede..

Filipinler, Türk vatandaşlarına vize uygulamayan az sayıdaki ülkelerden biri. Ülkeye girişte 21 günlük kalış izni veriliyor. Kısa süren işlemlerden sonra, 7107 adadan oluşan bu gizemli ülkenin başkenti Manila’dayım..Havaalanının çıkışında bekleyen lüks araçlardan biriyle kalacağım otele geçiyorum. Karanlık bir akşamla başlayan Manila’lı günlerim; gündüzleri sıcak ve nemli, akşamları ise lambasızlıktan karanlıklara bürünmüş sokak ve caddelerdeki gezintilerimle geçiyor.

Manila, Filipinler’in en büyük adası olan Luzon’da yer alıyor. 12 Milyon Muz Satan Öğrenci - Angeles - Filipinlerinsan barındırıyor bu kent. Kent merkezi nispeten gelişmiş olmasına rağmen, diğer bölgeler hayli geri ve bakımsız.. Şehir içi ulaşım, tüm caddelerde arı gibi işleyen Jeepney’ler ve hurdaya dönüşmüş otobüslerle yapılıyor. Özellikle Jeepney’ ler, şehir içi taşımacılığın temelini oluşturuyorlar. Cipten daha uzun, üzeri kapalı, iki yanı açık, yaklaşık 20 kişi alabilen yolcu taşıma araçları bunlar..1940’larda ABD askerlerince Filipinler’e getirilmiş olan savaşın egzotik araçları Jeep’ lerden esinlenerek, girişimci Filipinlilerin ustalığıyla ortaya çıkartılmışlar. Ön taraftaki şoför mahallinin dışında, her tarafı açık..Her yere gidebilmeleri ve ucuz olmaları nedeniyle Manila’da tercih edilen en gözde toplu taşıma aracı.. 

Kapalı Pazar Yeri - Bagguio - FilipinlerRoxas Bulvarı üzerindeki Kültür Kompleksi, Çocuk Müzesi ve gezip görülebilecek daha pek çok yere sahip kentin en ilgi çekici tarafını Intramuros Bölgesi oluşturuyor. “Duvarların içinde“ anlamına gelen Intramuros, merkeze yakın bir yerde kurulmuş. 64 hektarlık bir alanda beşgen şeklinde, etrafı geniş ve yüksek 4,5 km. uzunluğunda duvarla çevrili bir bölge. Cadde ve sokakları dar, ancak temiz bir yer. İçerideki tarihi doku korunmuş olduğu için çok katlı yapılaşma yok. Bölgede kiliseler, okullar, müzeler, alış veriş merkezleri ve uzun yıllar hapishane olarak kullanılmış bir kale mevcut. Intramuros, Manila’nın ilk kurulduğu yer olup, birkaç kez depremde yıkılmış ve yeniden inşa edilerek, kentin en önemli turistik merkezi haline dönüşmüş.

Intramuros’un hemen önündeki Rizal Park’ının bir köşesinde Dr. Rizal Dr. Rizal Anıtı - Manila - FilipinlerAnıtı yükseliyor. Dr.Rizal, İspanyollara karşı mücadele etmiş Filipinli bir özgürlük savaşçısı. Genç yaşta 20 civarında yabancı dil öğrenmiş, şair ve yazar, ulusal bir  kahraman. 35 yaşında iken yargılanıp 30 Ekim 1896’da idam edilmiş. 30,5 m. Yüksekliğindeki anıtı, idam edildiği yere dikmişler..

Merkezdeki Malate, Ermita bölgeleri ve ünlü Mabini Caddesi, Manila’da ki eğlence ve gece hayatının odak yeri. Viagraların ulu orta insanlar tarafından sokaklarda  satıldığı bir yer..

Birkaç gün sonra Mindoro adasındaki Puerto Galera’ya, oradan da ünlü Sabang Plajı’na geçiyorum. Deniz ve yağmurun kardeş gibi olduğu Sabang, dünyanın dört bir köşesinden gelen turistlerle dolup taşan bir tatil ve dalış merkezi.Küçük bir köy olmasına karşılık, çok sayıda otel, pansiyon, restoran ve diskotek yer alıyor.

Başkentten bir manzara - Manila - FilipinlerSabang’tan beyaz kumsallarıyla ünlü Boracay Adası’na geçme planlarımı yaparken, gece patlayan Manila merkezli tayfun bir anda uçak, otobüs ve tekne seferlerinin iptaline neden olunca, rotamı ülkenin kuzeyine çevirmek zorunda kalıyorum. Kalmış olduğum otel ayakta, ancak civardaki çok sayıda binada önemli hasarlar oluşmuş. Tayfunda yüzlerce ölü, binlerce yıkılan ev ve kayıp insan var.Her tarafta ciddi hasarın görüldüğü Manila, üç gün elektriksiz kalıyor.,.

Luzon Adası’nın kuzey kısımlarında Bagguio ve Banaue kentleri yer alıyor. Her iki kent te, dağlık bir bölgede kurulmuş olduğundan, güney kesimlerdeki sıcağın etkisi pek görülmüyor. Deniz seviyesinden 2000 metre. yükseklikte yer alan Bagguio, ülkenin bir oksijen deposu olmasına karşılık; yine dağlar üzerindeki Banaue  pirinç tarlalarıyla önemli bir ziyaret noktasını oluşturuyor.

Bunların dışında, ismini civardaki bir ağaçtan alan Sampaloc Gölü Temizlikçi Kadın - Manila - Filipinleryakınlarında yer alan San Pablo, 100 Adalar’a yapılan gezilerde konaklama kentleri işlevini gören Lucap,Alaminos ve bir zamanlar Amerikan Donanması’na üs merkezi oluşturmuş,aynı zamanda Luzon Adası’nın önemli bir kumsalı olan Subic ve de dönüş yolu üzerindeki Olongapo gezimin belirli duraklarını oluşturuyor.Tabii ki,binlerce adadan meydana gelen bu ülkede,böylesine kısa bir süre içinde ancak bu kadar yer gezilebiliyor.Filipinler,özellikle, deniz ve dalışa meraklı olanlar için ideal bir tatil ülkesi.

Ülkenin 299.000 km² ‘lik bir kesiminde 85 milyon insan yaşıyor. 10 ayrı dil ve 87 ayrı diyalekt konuşan halkın % 83’ü Katolik, % 9’u Protestan, % 5’i Müslüman, geriye kalanı da Budist’lerden oluşuyor. İngilizce’nin yaygın bir şekilde konuşulduğu ülkenin resmi dili ise Tagalogca.

Sabang Plajı - Mindoro Adası - FilipinlerTropikal iklime sahip Filipinler’de 12.000 değişik bitki türü bulunuyor.. Dünyadaki 500 İstiridye Mercanı türünün 488’ i ve dünyadaki en büyük 8 istiridyenin 7 tanesi bu ülkenin sularında yaşıyor.,Tarım ve hizmet sektörünün yanı sıra, özellikle son yıllarda deniz ürünleri ticareti ve turizm, ülke ekonomisinin lokomotifleri konumunda.

Bir ekim günü sıcağının nemli saatlerinde, biraz da gözüm arkada kalarak, Filipinler’den ayrılmak üzere havaalanının yolunu tuttuğumda; denizi, kumsalı, renkli akşamları, yemyeşil doğası; yoksul; ama okyanusun ortasında mutluluk aramaya çalışan siyah renkli insanların ülkesi Sampaloc Gölü - San Pablo - FilipinlerFilipinler’i geride bırakmaya hazırlanıyorum..

Uçağım havalandığı zaman; yağmurun ne zaman yağacağı, sıcağın ne zaman kaybolacağı belli olmayan bir ülke bırakıyorum arkamda..Yaşamı savaş ve depremlerle geçmiş yaşlı bir Filipinliye “bu ne ki; sen asıl bundan sonrakine bak !. ” dedirten tayfunlarla yaşamaya çalışan bir ülke..Sanki, “hayata nişanlı, tayfuna sözlü” gibi  !

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisi’nin 21 Kasım 2007 tarih ve 109. sayısında yayınlanmıştır. )

Bolivar Meydanı - Bogota - KolombiyaKolombiya ve Venezuella’yı kapsayan bir aylık gezimin hazırlıklarını yaptığım son günlerde, restoranımda tanıştığım iki Alman misafirden birisi, Kolombiya’ya gideceğimi öğrenince, “  biliyor musun, bir Alman dostumuz, Kolombiya’da kaybolan Almanlarla araştırma yapmak üzere, iki yıldır orada çalışıyor. Oraya, diğerleri de gezmeye gitmişti “ diye başlamıştı sözlerine…Misafirleri dikkatle dinledim. Fakat ben,  kararımı vermiştim : “ Kolombiya’ya ölmeye değil, gezmeye gidecektim! “

Venezuella’nın sınıra yakın kenti San Cristobal’dan dört Kolombiyalı ile bindiğimiz 1982 model taksiden, bir saate yakın yolculuk sonunda indiğim yerin, Kolombiya’nın Cucuta kenti olduğunu öğrendim. Şaka değil, Kolombiya’daydım.

Fakat, Venezuella’dan çıkış, Kolombiya’ya giriş mühürü vurulmamıştı pasaportuma. Kısa bir şaşkınlıktan sonra, aynı taksiyle Kolombiya’dan çıkıp, tekrar Venezuella’ya döndüm. Venezuella’nın sınır kasabası San Antonio ile Kolombiya’nın Cucuta kenti içi içe geçmiş durumda. Bu iç içelikte gümrük binalarını bulmak  kolay olmadı. Şoförle birlikte dolaştığımız sokak aralarındaki bir ofisten aldığımız çıkış belgesi ve yandaki caddede hizmet veren başka bir ofisten pasaportuma vurulan giriş mühürü ile Cucuta kentine geri döndük.

Bir Sokak - Cartahena - KolombiyaArdından aynı gün başlayan, 18 saatlik Cucuta – Barranquilla yolculuğum ertesi günü öğle saatlerinde son buldu. Barranquilla Terminali, şehir merkezine 3 km. mesafedeydi. Merkeze giden bir araba beklerken, otel sorduğum bir Kolombiyalı’nın “ buralar çok tehlikelidir, yalnız nasıl gezeceksin, gel bizde kal “ demesi üzerine, çok gönüllü olmasam da, iki gün evlerinde misafir oldum. Bazı bölgelerini hiç dolaşmadığımız, büyük bir sahil kenti olan Barranquilla’da kaldığım sürede yanımdan ayrılmayan ve son derece sıcak ilgilerine tanık olduğum bu aile ile başlayan dostluğumuz hala devam etmekte.

Otobüs terminaline kadar gelip, beni uğurlayan aile fertleri ayrıldıktan sonra, Cartahena kenti, gezimin önemli bir durağını oluşturdu. Cartahena; tarihi, turistik bir kent. Özellikle, etrafı “ Las Murallas “ denilen geniş ve yüksek duvarlarla çevrili “ Eski Cartahena “ , kentin en önemli ziyaret bölgesi durumunda. “ Puerto de Reloj “ diye anılan geniş kapıdan girilen bu bölgedeki taşla kaplı dar sokaklar, ahşap balkonlu rengarenk evler ve her birinde farklı Kolombiya meyvelerinin satıldığı seyyar satıcılar, buraya keyfine doyulmaz bir güzellik ve canlılık katıyor. Cartahena’daki müze ve yönetim binalarının önemli bir kısmını da barındıran bu bölgedeki “ Plaza de Los Coches “de, akşamları yerel kıyafetler içindeki  sanatçılarca sunulan hareketli Kolombiya dans ve müzik gösterisi, izleyenlere eğlenceli dakikalar yaşatıyor.

“ Eski Cartahena “ nın hemen karşı tarafında bulunan “ San Felipe de Los Coches Meydanı ve Faytonlar - Cartahena - KolombiyaBarajos “ kalesi , kenti tepeden seyretmek için ideal bir yer. Kalenin içindeki, eni 1 m., yüksekliği  2 m.ye yakın olan ve muhtelif amaçlarla kullanılan tüneller ilgi çekici.

Bunun dışında, 16. Yüzyıl sonuna kadar, dinsel bir kuruluşun çalışma yeri ve mahkemesi olarak kullanılıp, sonradan “ Tarih Müzesi “ ne dönüştürülen heybetli yapı ve çok sayıdaki manastır Cartahena’nın önemli ziyaret noktalarını oluşturuyor.

Medellin kentinden gidilen Santa Fe, küçük bir yerleşim yeri. Geleneksel mimarisini bozmadan bugüne kadar getirebilen bu  sakin kasaba, birkaç yıl önce, çekim için buraya gelmiş bir Türk TV kanalı sayesinde, Türkiye’nin iyi tanındığı bir yer.

Bir Cadde - Popayan - KolombiyaÜlkenin sıcağına rağmen, serin havasıyla insanı dinlendiren Manizales ve hemen giriş kısmında “ Estambul “ isimli bir oteline bile tanık olduğum Pereira’dan sonraki durağım, kahve tarlalarıyla ünlü Armenia oldu.

Armenia, Kolombiya’daki kahve üretiminin önemli bir kısmını ihtiva eden bir kent. Kentin bazı noktalarında,  kahvenin önemine vurgu yapmak üzere oluşturulmuş bazı  parklar ve yapılar, kahve üretimiyle kentin ilişkisini hemen ortaya seriyor. Armenia’nın civarı bütünüyle kahve tarlalarıyla kaplı. Kentin 30 km. mesafesinde bulunan “ Parque Nacional del Cafe “ kahve üretiminin safhalarını göstermek üzere düzenlenmiş, geniş yeşil bir bölge. Armenia’nın önemli bir ziyaret bölgesini oluşturan bu kahve parkı,  haftanın belli günleri ziyaret edilebiliyor. 

Armenia, ilk defa 1923 yılında kahve ile tanışmış ve ilk kahve, “ Destapao “ ismiyle halka sunulmuş. Destapao’nun, tüm zamanların en iyi kahvesi olduğu söyleniyor. Bugün Armenia toprağının % 75-80’i kahve çiftlikleriyle kaplı.

Yine, içinde pek çok bitki ve kuş türünü barındıran “ Botanik Bahçesi “, Muhtelif Heykeller - San Agustin -  Kolombiyayolu Armenia’ya düşenlerin uğrayabileceği bir yer.

Armenia’dan sonra rotam, ülkenin güneyindeki Popayan ve San Agustin oldu.

Popayan, tüm binaları kolonyal tarzda yapılmış, genelde iki katlı yapıların hakim olduğu bir kent. Son derece temiz ve araç gürültüsünden uzak, her tarafı yürüyerek gezilebilen sade bir kent. Telefon hizmetinin, merkezdeki Caldas Parkı civarında dolaşan kişilerin cep telefonlarıyla sunulduğu Popayan, Kolombiya seyahatinde yorulanların bir dinlenme yeri gibi.

Dağların arasından ve taşlı topraklı yollardan, ara sıra da asker kontrolünden geçilerek gidilen San Agustin ise, küçük ve sakin bir yerleşim yeri. Bölgedeki gizemli bir uygarlığın kalıntılarını taşıması nedeniyle, ülkenin arkeolojik başkenti sayılıyor.  Dağlar arasına serpilmiş “ Parque Arquelogico Nacional “ olarak söylenen bölge, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor ve buradaki  tarihi kalıntıları gezmek için, günlük tura katılmak gerekiyor. San Agustin bu yönüyle, ülkenin başka bölgelerinde göze çarpmayan turistlerin uğradığı yerlerin başında geliyor.

Bir Cadde - Santa fe - KolombiyaKolombiya’daki son durağım, başkent Bogota olmuştu. Çoğu kısımlarında tek başına dolaşmanın tehlike arz ettiği Bogota’nın en önemli gezi bölgesi La Candelaria’da  İsrailli biri tarafından işletilen Centro Plaza Hotel’i başkentteki konaklama merkezim oldu. Otel, belki de, Kolombiya’da kaldığım yerlerin en iyisiydi. Otelin civarı tamamen tarihi binalarla kaplı.

Bölgenin merkezine “ Bolivar Meydanı “ kurulmuş. Dört bir tarafı Adalet Sarayı, Katedral, Kongre ve Belediye Binalarıyla çevrili. Meydana açılan cadde ve sokaklarda çok sayıda müze

var. Haftanın belli günlerinde, caddelerin bir kısmı kapatılıp, bisiklet kullananlara tahsis ediliyor.

Bolivar Meydanı, günün tüm saatlerinde kalabalık. Özellikle güvercinler ve onlara yem atan çocuklar, meydanın ana temasını oluşturuyor.

Pek çok gezi noktasına sahip Bogota’daki “ Altın Müzesi” ülke altın Kolombiyalı Bir Aile - Barranquilla - Kolombiyatarihinin renkli bir sunumunun yapıldığı ilginç bir yer.

Kolombiya, 43 milyon nüfuslu bir Güney Amerika ülkesi. Sıcak bir iklime sahip. Nüfusun yarıdan fazlası Mestizo, % 20’ beyaz, % 5’i siyahlardan oluşuyor. Halkın % 80’i Katolik. Dünya kokain üretiminin % 80’i, 145.000 hektarlık bir alanda Kolombiya’da yapılıyor. Bu alanların önemli bir kısmı, ülkedeki gerilla örgütü FARC’ın denetimindeki topraklarda bulunuyor. Ülkede fiyatlar, bize nazaran daha düşük. Yaşam standartları geri olup, işsizlik, soygun ve adam kaçırma yaygın şekilde yaşanıyor. Turistlerin pek fazla rağbet etmediği ülkenin muhtelif bölgelerindeki, çok sık resmi görevli görevli kontrolleri, insanı sıkar durumda. Hava karardıktan sonra, hayatın önemli ölçüde durduğu bu coğrafyada, şehirlerarası yolculuklarda, yol boyunca sık sık nöbet bekleyen askerler, ülkenin durumuna dair ip uçları verebilir. Rahat seyahat etme ve gezme imkanlarının zorluğuna rağmen, ben herhangi bir problemle karşılaşmadım.

Bir Cadde - Armenia - KolombiyaÜlkede petrol, altın ve kahve üretimi ekonominin dinamosu sayılır. Özellikle kahve, önemli bir ihraç kalemidir. Kahve sayesinde döviz elde etmeye çalışan Kolombiya’nın, havaalanından ayrılırken, hediye olarak aldığım birkaç kahve paketinin görevlilerce açılarak, kokain kontrolü yapılması, ülkeden ayrılacağım saatlerde; ülkenin değişik bölgelerindeki kontroller esnasında muhatap olduğum ifadelerin  yeni bir tekrarı ve Kolombiya’dan “ güle güle “ si gibiydi.

Türkiye’ye dönüşümde, seyahat öncesi restoranda tanıştığım Alman ailenin  söyledikleri hala kulaklarımdaydı. Kolombiya’daki görevli arkadaşlarına yeni bir iş çıkartmamıştım. Bunu onlara iletemedim. Ama, ben haklı çıkmıştım. Zira, Kolombiya’ya “ ölmeye değil, gezmeye gitmiş “ ve dönmüştüm. Evet, ben haklı çıktım. Herkese tavsiye olunur!
 

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisi’nin 6 Şubat 2008 tarih ve 120 nolu sayısında yayımlanmıştır. )

Yamsakuro’dan bir görüntü - Fildişi SahiliiBurkina Faso sınırından çıkıp, Fildişi Sahili kapısına vardım. Ama kimse pasaport ve vize kontrolu yapmamıştı. Aslında, Fildişi Sahili de Türklere vize uyguluyor. Fakat, kapıda ne vize soran var, ne de pasaport isteyen! Sınırın iç kısımlarındaki diğer bazı yolcuların da benzer durumda olduğunu gördüm. Hiç kimse vize ve pasaport kontrolu için güvenlik görevlilerinin yanına gitmiyordu. Durum dikkatimi çekti ve birkaç kişiye ” pasaport kontrolu nerede yapılıyor” diye sordum, fakat aldığım cevap ilginçti: ” Burada giriş-çıkış serbesttir. Kimse vize sormaz!” Garibime gitmişti. Fakat, benim mutlaka bir yerlerden giriş mühürü almam gerekiyordu. Zira, her hangi bir kontrol olsa, kaçak giriş yaptığım sanılacaktı. Bu yüzden, yolun biraz ilerisinde tahta sehpalarda oturan birkaç resmi Yamsakuro’da bir manzaragörevlinin yanına vararak, giriş mühürü istedim. Görevliler, “gerek yok” dedilerse de, benim ısrarım üzerine yerinden kalkan üniformalı bir görevli ” gel” diyerek, beni küçük bir kulübeye götürdü. ” Ne istiyorsan söyle!” deyip, yan masadaki mühürlerden bir tanesini eline alıp, “bu olur mu?” deyince, işlerin buralarda gelişigüzel yürüdüğünü anladım ve görevlinin elindeki mühürün ne mühürü olduğunu bilmeme rağmen, yeter ki bir mühür olsun deyip, pasaporta vurdurdum. Mühürün okunacak hali de yoktu ve ne olduğu da belli değildi. Askere tarih yazmasını söyledim. Fakat, onu da pek beceremiyordu. Bunun üzerine elinden tutarak, mühürün yanına giriş tarihimi yazdırdım. Artık, işlem tamamdı ve gidebilirdim. Ferkese kentine giden bir dolmuşa bindim. Araba hareket etmişti ki, 1,5 km. sonra yolda askerlerce durdurulduk. Kimlik kontrolu için dışarı çıkartıldık. Pasaportumu alan, elinde uzun silahı bulunan sivil bir görevli para istedi. Ben ısrarla vermeyeceğimi söyleyince, sandalyesine oturup, pasaportu cebine koydu ve “git o zaman ” dedi. Pasaportumu almadan gitmeyeceğimi söyleyince de, ” para vermezsen, pasaportu alamazsın!” dedi. Görevli ciddiydi. Bir türlü pasaportumu alamıyordum. Olacak gibi değildi ve istediği parayı vermek zorunda kaldım. Aslında fazla para da istemiyordu. Fakat, para vermek zoruma gitmişti ve o nedenle karşı çıkıyordum para vermeye. Ama, yapacak bir şeyim de yoktu ve 200 CFA verip, pasaportu kurtardım. 650 CFA’nın 1 Euro olduğu düşünülürse, verdiğim para 1 Euro’nun 1/3′ü kadardı. Bana önemsiz gelen bu para, savaş halinde olan askerler için önemli paraydı. Fildişi Sahili’nde yolculuk yaptığım her zaman bu tür kontroller ve para ödeme işi hep devam etti. Her birkaç km. de arabalar durduruluyor ve herkesten para alınıyordu. Bazen 200 CFA, bazen 500 CFA alıyorlardı. Timsahlı Havuz - Yamsakuro - Fildişi SahiliTabii, bu parayı vermeden pasaportları almak mümkün olmuyordu. İlkinde zoruma giden bu davranışa artık alışmıştım ve her pasaport konrolunda, ” kaç CFA?” diye soruyor ve hemen parayı ödüyordum. Fildişi Sahili’nin sahil kenti ve gezimin son durağı Abidjan’a kadar devam etti bu durum. Haklıydılar da aslında. Zira, Fildişi Sahili’nde kuzeyle güney arasında iç savaş yaşanıyordu. Benim gezi rotam, ülkenin bir boyundan öbür boyuna kadar devam ettiği için, hep savaşın içinden geçmek zorunda kalmıştım. Aslında her hangi bir problemle karşılaşmadım. Fakat, her gün eli silahlı kişilerce çevrilmem ve her defasında da para ödemek zorunda kalmam, Fildişi Sahili’ndeki gezime hem renk katmış, hem de ülkenin içinde bulunduğu çalkantı hakkında bana detaylı bilgi vermişti. İç savaş nedeniyle turistin gitmediği ve bir yabancı olarak tek başıma dolaştığım Fildişi Sahili, yemyeşil ve ormanlar arasında kurulmuş bir ülke. Bir aile - Yamsakuro - Fildişi SahiliSanayi ve tarım yok. Kentler son derece geri ve bakımsız. Ülkenin başkenti bile bundan nasibini almış durumdaydı. Sadece, Abidjan, nispeten hareketli ve bir gömlek ilerdeydi. Az da olsa, modern binalar ve iş merkezlerinin bulunduğu bir sahil kenti olan Abidjan, ülkenin sanki bir ticaret ve finansman merkezi durumundaydı. Akşamları, dışarı da bulunmak ciddi sorunlar yaşatabiliyor. Hava karardığı zaman sokaklarda dolaşmak zor oluyor. Çünkü, aydınlatma yok ve sadece el feneri ile gezebilme imkanı var. Birkaç büyük kapalı pazaryeri dışında, ticaret genellikle kaldırımlarda kurulan tezgahlarda yürüyor. Yeme faaliyetlerinin pek çoğu bu tezgahlarda yapılıyor. Muz ve mango’nun önemli meyveler arasında olduğu bu tezgahlarda, lipton çay ve “siyah kahve” dedikleri bir kahve türü en çok tercih edilen ve tüketilen içeceklerdir. Hamur karan kadınlar - Abidjan - Fildişi SahiliEt, tavuk ve balığın en ünlü yiyeceği oluşturduğu kaldırım tezgahları, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu satıcılarca idare ediliyor. Ramazan ayı olmasına ve önemli bir Müslüman nüfusu barındırmasına karşın, ülkede çok sayıda Hıristiyan yaşamakta ve başta bira olmak üzere muhtelif içecekler, pek çok yerde rahatça kullanılabilmektedir. Herşeyin rahatça ve kimsenin her hangi bir sıkıntı duymaksızın, pek çok şeyi serbestçe yapabildiği Fildişi Sahili, şimdilerde iç savaşı sona erdirerek, yoluna devam etme çabasında.

     Üç saat araba bekledikten sonra Mali’nin sınıra yakın kenti Koro’dan ayrılıp Burkina Faso sınırına vardığımızda güneş batmak üzereydi.  Düz bir arazide kurulmuş küçük bir kulübe önünde bekleyen askerlerce yapılan pasaport kontrollerinden sonra, tekrar yola koyulduk. En kolay sınır geçişim burada olmuştu. Ouahigouya Kenti’nde Terzi Dükkanı - Burkina FasoSaatin 7′yi gösterdiği akşam karanlığında Ouahigouya kenti terminalinde yolculuğumuz sona erdi. Ouahigouya, uzun bir caddenin iki yanına kurulmuş küçük bir kent. Cadde üzerinde tanıştığım genç birinin tavsiyesi üzerine karanlık ara sokaklardan birinde bulduğum Hotel Liberte’ye yerleşip, sabahtan beri aç olan karnımı doyurmak üzere tekrar ana caddeye çıktım. Batı Afrika gezim süresince en lezzetli pilavu buradaki bir açık hava restoranında yedim. Gecenin geç vaktine kadar zamanımı alan hareketli Ouahigouya caddelerinden otele döndüğümde gecenin yarısı olmuştu. Burkina Faso’daki ikinci durağım başkent Ouagadougou oldu. Modern binaları Ouahigouya Kenti’nde Pazar Yeri - Burkina Fasove tertemiz caddeleri ile Ouagadougou en beğendiğim kentlerin başında gelir. Birkaç km.yi bulan ana bulvarın etrafına dizilmiş bankalar, idare binaları ve iş merkezleri ile bu cadde, başkentin ana dokusunu oluşturuyor. Merkeze yakın bir geniş alan üzerine kurulmuş yapılar arasındaki Katedral’e ait bir misafirevi buradaki konaklama merkezim oldu. Ağaçlar arasındaki, bu birkaç katlı misafirevi, gerek temizliği, gerek hizmetin kalitesi itibariyle hiç de bizdekilerden aşağı değildi. Ciddi güvenlik sorunları olan bu bölgenin belkide en güvenli yeri sayılabilirdi. İnsanlarının içtenliği ve yardımseverliğine hayran kaldığım Uoagadougou Kenti yolunda Restoran - burkina FasoOuagadougou’da geçirdiğim birkaç gün sonunda rotamı, Fildişi Sahili’ne geçiş noktası olan Bobo-Dioulasso’ya çevirdim. Havanın kararmasıyla, hayatın söndüğü bu kent, açık hava pazarları ve tek sıra halinde yan yana ve tek katlı olarak dizilmiş binalarıyla ünlü. Neredeyse, her bir sokak, ayrı bir iş kolunda ticarete ev sahipliği yapıyor gibiydi. Ertesi sabah erkenden bindiğim otobüs yolculuğu bir haftalık Burkina Faso  gezimi tamamlayan son yolculuğumdu. 274.000 km2′ lik bir alanda 14  milyona yaklaşan bir nüfusu barındıran ve halkının % 50’si Bobo Kenti’nde Tren İstasyonu - Burkina FasoMüslümanlardan oluşan Batı Afrika’nın bu sade ve sıcak insanlar ülkesi Burkina Faso, yolu oralara düşenlerin mutlaka uğraması gerekli bir ülke olarak belleğimde yerini almıştı. Yakıcı Afrika sıcağının doruğa çıktığı öğle saatlerinde sınırdan geçip, tekrar yola koyulduğumda, son durağım Fildişi Sahili’ydi.

Bir Çarşı - Bamako - MaliMali, Batı Afrika’nın en fazla topraklara sahip ülkelerinden biri. Türkiye’de diplomatik misyonu bulunmadığından vizesini, Senegal’in başkenti Dakar’daki Mali Elçiliği’nden almak zorunda kaldım. Türklere tek girişli ve 1 ay süreli vize veriliyor. Fakat 22.000 CFA karşılığı. 1 Euro=650 CFA olunca, yaklaşık 34 Euro vize ücreti ödenmek zorunda. Müracaattan 1 gün sonra verilen vizemi aldım ve Senegal’in sınır kenti Kıdıra’dan 3 km. yürüyerek, uzun bir köprüden geçip girdim Mali’ye. Senegal ve Mali’yi bir nehir ayırıyor ve bir köprü bağlıyor birbirlerini. Köprüyü geçince Mali’nin Diboli Kenti karşılıyor girenleri. Pasaport ve giriş işlemleri Diboli’nin iç kısımlarında bir ofiste yapılıyor. Formalitelerin tamamlanmasıyla, köprünün  yanıbaşında bekleyen araçlardan birine binerek, Kayes Kenti’ne geçtim. Akşam olmuştu. Hemen bir otel bulup yerleştim. Fakat, oda çok sıcaktı, uyuyamadım. Zaten sivrisinekler ilk engel. Sabahı zar zor bulunca, adına terminal denirse, öyle bir terminalden tüm günü alan bir yolculuk sonunda başkent Bamako’ya, akşam 7 sularında ulaştım. Yerleştiğim Hotel de Jeunesse, günün yorgunluğunu unutturan iyi bir konaklama kompleksiydi.

Bamako, Segou, Mopti ve Koro ve bazı küçük yerleşim merkezleri ziyaret ettiğim Cami - Mopti Kenti - Maliyerlerdi. Fakat, Mali’yi çok geri buldum. Bamako, başkent olmanın yanında ülkenin yükünü çeken bir merkez durumunda. Mopti, çok ilerlemiş olmamakla beraber önemli bir turizm noktasını oluşturuyor Mali’de. Ülkenin en önemli turistik bölgesi Tumbuktu. Fakat, ülkedeki ulaşım ağının güçlüğü yüzünden, Cumartesi 5 saat, Pazar günü de 3 saat araba beklememe rağmen Tumbuktu’ya bir araç bulamadım. Zaten doğru dürüst terminal ve garajları yok. Arabaların hareket yeri dedikleri yerde de araba bulunmuyor. Tedarik edilen hurdaya çıkmış arabalar da, yolcu tamamlanmadan yola çıkmıyor. Tumbuktu’ya Bir kız Çocuğu - Segou - Maligidememek, Mali’de en üzüldüğüm şey oldu. Segou, arada bir yer ve çok geri. Koro ise, sınıra yakın kent. Ama adı kent. Köyden farkı yoktu. Evler tamamen kerpiçten ve son derece bakımsız.

Türklerin sevildiği bir ülke Mali. Ciddi ekonomik ve sosyal sorunlarına karşın, gezilmesinde önemli tehlike arz etmiyor. Fakat, özellikle Moritanya sınır bölgesi gezi planı dışında tutuluyor. Zira, bu bölgenin tehlikeli olabileceği söyleniyor.

Hastane önü - Banjul - GambiaGambia, Türk Askeri Birliği tarafından, polis teşkilatına eğitim verilen bir küçük Batı Afrika ülkesi. İnce bir hat üzerine Senegal sınırları içine yerleşmiş. Ülkeye giriş-çıkış karayoluyla yapılırsa, mutlaka Senegal kullanılmak zorunda. Ben de, Senegal’in sınıra yakın kenti Kaolack’tan bindiğim arabayla vardım Gambia sınırına. Eski bir köy görüntüsüne sahip gümrükten içeri girip, yabancılar ofisine vardığımda, görevliler vizemi sordular. Türklere vize uygulanmadığını daha önce öğrenmiştim. Bu nedenle vize almaya gerek duymamıştım. Fakat, ofisteki görevlilerin, “artık Türklere vize uyguluyoruz!” sözleri üzerine 300 Dalasi karşılığı vizemi alıp, Gambia sınırları içine yürüdüm. Sınıra en yakın kent Barra’ya gitmek üzere başka birkaç yolcuyla birlikte eski bir taksiye binmiştim ki, biraz ileride kontrol için bekleyen güvenlik görevlilerinin pasaportumu alıp, kerpiçten yapılmış ofislerine davet Pazar yeri - Seregunda - Gambiaetmeleriyle, yine kendimi  dışarıda buldum. Tepeden tırnağa arandım. Çantam didik edildi. Üzerimdeki paralar tek tek kontrol edilerek, doğruluğu teyid edilmek üzere birkaçının alınacağı söylendi. Sorulan sorulara verdiğim cevaplar inandırıcı bulundu ki, çantam tekrar doldurularak, paralarım iade edildi. Yıllardır dünyanın farklı bölgelerinde seyahat etmeme karşın, ilk defa böyle bir arama yöntemi ve sorguyla karşılaşmıştım. Bu moral bozucu başlangıç, Gambialı günlerim için kaygı vericiydi. Üstelik bu, hem de, Türklerin çok sevildiğinin söylendiği Gambia’da olmuş ve benim için hayal kırıklığı yaratmıştı.

George Town yolunda mola - GambiaSıcaklığın 40 dereceye yaklaştığı bir öğle saatinde Barra’ya vardım. Barra, nehir kenarına kurulu küçük ve geri bir kent. Sıcaktan yürümek bile zor oluyordu. Sabahtan beri bir şey de yememiştim. Açlık ve sıcaklıktan bitkin düşmüş halimle, arabadan inip bir süre yürüdükten sonra, başkent Banjul’a geçmek üzere, nehir kenarındaki rıhtıma vardım. Banjul, nehrin karşı tarafına kurulmuş bir kent. Ülkenin de başkenti. Araç ve insan taşıyan vapurla 45 dakikalık bir yolculuk sonunda nehrin karşı tarafına geçiliyor. Vapurun demir attığı yer, Banjul. Yani, nehrin bir yakası Barra kenti, karşı yakası başkent Banjul.

Next Page »